26 Aralık 2025 Cuma

"Son Ekspres" Çıktı

Yeni Nesil Şeytanlar Tarafından Temel Başvuru Kaynağı ve Kült Bir Eser Kabul Edilen Ordinaryus Profesör Doktor İblis Kurtdüşüren’in Not Defteri Son Ekspres


İblis Kurtdüşüren’in mütevazı ve kişisel notları, dava arkadaşı ve aynı zamanda Batı Masası Şefi olan Lusifer Kafakarıştıran tarafından tesadüfen bulunur ve nihayet yayımlanır. Not defteri, her vagonunda insana dair bir sır barındırdığı için Son Ekspres adını alır. Son Konuşma ve Son Röportaj’da açık edilen incelikli aldatma sanatının nasıl bir psikolojik kaynaktan neşet ettiğini, İblis Kurtdüşüren’in not defterinde bulmak mümkün.

Duayen şeytan İblis Kurtdüşüren, mezuniyet gecesi yaptığı konuşmada ve emeklilik günlerini geçirdiği sahil kasabasında verdiği röportajda olduğu gibi Son Ekspres’te de tezatlar üzerinden ilerliyor, düğümleri çift atıyor ve çatışmalara başvurmaktan asla geri durmuyor. Korkular ve arzular, teokrasi ve laiklik, zâhir ve bâtın, kurallar ve özgürlükler…

İblis Kurtdüşüren Üçlemesi böylece tamamlanmış oluyor: Son Konuşma’da ontolojik, Son Röportaj’da sosyolojik ve Son Ekspres’te psikolojik boyutların öne çıkmasıyla telif edilen bu üçleme, sonsuzluk paradigmasının bütünlüğe kavuşmuş bir yansıması. Ömer Faruk Dönmez’in büyük bir dikkat ve cesaretle ördüğü, incecik bir tahkiye zarıyla örttüğü bu metinde, okurun tersinden okuma kabiliyeti açıkça sınanıyor.

Şeytanın not defteri Son Ekspres, in­sanı, bir ruhu yokmuş gibi, bir kalbi yokmuş gibi, salt bedensel bir varoluşa hapsetmenin matematiğini kuruyor.


Boyut
:
13,5 x 21 cm
Sayfa Sayısı
:
128
Basım Yeri
:
İstanbul
Baskı
:
1
Basım Tarihi
:
Eylül 2025

"Son Röportaj" Çıktı


Deniz Kenarındaki Yazlığında Emekliliğinin Tadını Çıkaran Ordinaryüs Profesör Doktor İblis Kurtdüşüren’le Son Röportaj



Ordinaryüs Profesör Doktor İblis Kurtdüşüren, emekli olmuş ve şirin bir sahil kasabasına yerleşmiştir. Stajyer şeytanların mezuniyet gecesinde yaptığı konuşmayla haklı bir şöhrete kavuşan ve hararetli tartışmaların fitilini ateşleyen İblis Kurtdüşüren, genç bir gazeteci şeytanın röportaj teklifini geri çevirmez.

Deniz Kenarındaki Yazlığında Emekliliğinin Tadını Çıkaran Ordinaryüs Profesör Doktor İblis Kurtdüşüren’le Son Röportaj’da binyıllara dayanan ayartıcı tarihçenin ilk kez bir hikâye kurma fırsatı yakaladığı gözler önüne serilir. Sanayi inkılâbı, modern şehir ve dijital devrim kozlarıyla insanı çepeçevre kuşatan kurtdüşürenler, el yükselterek yeni bir hamle yapar: Tanrısal paradigmanın karşısına kaos paradigması çıkarılır. Doğa, dil ve ahlak dizgesi tehdit altındadır, modernbilim marifetiyle inandırıcı hatta büyüleyici bir hikâye anlatmak mümkündür artık.

Son Röportaj’da İblis Kurtdüşüren’in insanlara vesvese üfleyerek ve şeytanlara kılavuzluk ederek geçirdiği uzun meslek hayatı masaya yatırılırken dünyada, bilhassa son üç yüz yıldır olup bitenlere dair sırlar deşifre oluyor.

Ömer Faruk Dönmez öykü repertuarını biçim ve içerik bakımından tahkim etmeye devam ediyor. Nehir söyleşi formuna yaslanan bu uzun öyküde kıdemli bir kurtdüşürenin ağzından çıkanlar oldukça şaşırtıcıdır. Son Röportaj dua ve kötülük problemi, “garson-tanrı” ve “tekno-tanrı”, imtihan ve tecelli, mutluluk ve beklenti, evrim ve yaradılış gibi çağımızın pek çok düşünsel krizine ve kavram karmaşasına kurmacanın mümbit sahasından çareler öneriyor. 


Boyut
:
13,5 x 21 cm
Sayfa Sayısı
:
160
Basım Yeri
:
İstanbul
Baskı
:
1
Basım Tarihi
:
Ocak 2025

11 Ağustos 2024 Pazar

İroni, Sancı ve Teklif: Ömer Faruk Dönmez Öyküleri

Ayvakti,180.sayı, Mayıs 2019

Türk hikâyeciliğinin 2000 sonrası en dikkat çeken yazarlarından biri olan Ömer Faruk Dönmez, 1976 yılında Adana’da doğdu. Dokuz Eylül Üniversitesi Buca Eğitim Fakül­tesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünü bitir­di. Ay Vakti, Türk Edebiyatı, Çınar, Atlılar, Huruç, Hece, Hece Öykü, Cafcaf, İhtiyar, Fayrap ve Müdahale dergilerinde hikâyeleri ve yazıları yayımlandı. İlk kitabı Hep Aynı Hikâye 2006 yılında Hece yayınlarından çıktı. Üç yıl sonra Bir Kitap Bir Balta İz yayınları arasından çıktı.

Cafcaf dergisinde tefrika ettiği “Hamza” ve “Figan-ü Lügati-t Türk” öykülerini 2010 yılında Hamza adıyla yayımladı. “Günlük biçiminde uzun öykü” diyebileceğimiz Bir Yobazın Günlüğü 2011’de, Der­vişan 2012’de, öykü formatında kabul edeceğimiz son kitabı Ölü Bir Yazarın Anlattıkları ise 2013’te okurla buluştu.

10 Ağustos 2024 Cumartesi

"Son Konuşma" çıktı


Mezuniyet Gecesi Ordinaryüs Profesör Doktor İblis Kurtdüşüren’in Stajyer Şeytanlara Yaptığı Son Konuşma



    Kurmacanın sınırlarını alabildiğine genişleten, 2006 ile 2013 yılları arasında yayımladığı kitaplarında öyküyü günlük, sözlük, mektup gibi türlere doğru esneten Ömer Faruk Dönmez, Mezuniyet Gecesi Ordinaryüs Profesör Doktor İblis Kurtdüşüren’in Stajyer Şeytanlara Yaptığı Son Konuşma’da öykü ile söylevi bir araya getiriyor. Bugüne değin “sinek”, “gazete kâğıdı”, “ölüm meleği” gibi hikâye kahramanlarını konuşturan yazar Son Konuşma’da, mikrofonu şeytana uzatıyor.

    İblis Kurtdüşüren, ayartma ve aldatmanın inceliklerini büyük bir hazla sıralıyor mezuniyet gecesinde. İğva mesleğine başlamak üzere olan çömezlerse kimi zaman coşkuyla kimi zaman kuşkuyla dinliyorlar üstadlarını çünkü Kabil’de neyi başardıklarından emin olsalar da  Habil’de neyi başaramadıklarını idrakte zorlanıyorlar. Öte yandan Ordinaryüs Profesör Doktor İblis Kurtdüşüren, şeytanlığın ne olduğunu ya da ne olmadığını açıklarken sırtını şaşırtıcı formüllere yaslıyor:

    “Evet kardeşlerim, ne yapıp edin, bu mahlûkun insan olmasına engel olun! Gerçekte, üzerinde çalıştığımız bu zavallılar açısından da, bir mahlûk olarak kalmak ve insan olmaya yükselmek dışında bir alternatif yoktur. Bu yaratığın, kendini Hristiyan, Müslüman, Yahudi, Hinduist, Budist, deist veya ateist olarak adlandırması veya dindar, laik, solcu, sağcı, liberal, demokrat, kapitalist, sosyalist, komünist, gelenekçi, yenilikçi, çağdaş, modern vesaire olduğunu iddia etmesi, bizim için sadece ikinci dereceden önem arz etmektedir; çünkü bütün bu kavramlar, insancıkların, kendilerini iyi, diğerlerini kötü olarak tanımlamalarını sağlamak için çoğunlukla bizim uydurduğumuz, onları birbirine düşürmek ve insan olma yolculuklarından alıkoymak amacıyla bizim ürettiğimiz, yapay kategorilerdir.”

    Ömer Faruk Dönmez, C. S. Lewis tarafından kaleme alınan Screwtape Letters’tan ilhamla, insanın ve şeytanın mücadelesini uzun bir hikâyeye konu edinirken sanayi inkılâbı, dijital devrim, modern şehirlerin inşası, sanal dünya, otorite, özgürlük, şirk, hor görü ve diğer çetrefil detaylara muzip bir bakış atmayı ihmal etmiyor.    


Boyut
:
13,5 x 21 cm
Sayfa Sayısı
:
96
Basım Yeri
:
İstanbul
Baskı
:
1

Basım Tarihi
:
Nisan 2024

"Rünya" çıktı


Öyküleriyle Türk edebiyatında kendine mahsus bir yer edinen Ömer Faruk Dönmez, Rünya’da şair kimliğiyle öne çıkıyor.

Dönmez’in ilk öykülerinden itibaren asla taviz vermediği hatta son eserlerinde anlatısını yaslayacak kadar itimat ettiği unsurun dil olduğu görülür. Bilhassa Paradigma Sonsuzluk ile Yolcu ve Burjuva’da metinden sıyrılarak adeta özgün ve çarpıcı bir varlık kazanan dil, Rünya’da doruk noktasına ulaşır. Yazarın yirmi yılı aşkın zamana yayılan yazı hayatının her şeyin bütün çıplaklığıyla ortaya çıktığı bu olgunluk döneminde şiirin safında yer alması şaşırtıcı olmaktan ziyade anlamlıdır. Şiir, Ömer Faruk Dönmez’in dil ile kurduğu bağın doğal bir sonucudur çünkü. Dolayısıyla sadık okurlarının gözünden kaçmayacağı üzere Rünya, Ömer Faruk Dönmez külliyatının mütemmim cüzüdür.

Rünya, makulün sınırlarını terk etmenin en etkili yolunun şiir olduğunu keşfetmenin neticesinde doğan kırk dokuz şiirden meydana geliyor. Müziği önemseyen, ölçüyü bir imkân olarak gören Ömer Faruk Dönmez, bize ait olmasına rağmen bugün dünyamızdan çekilen kelimelerle, vülgarize etmeyen ve anlamın buharlaşmasına izin vermeyen bir tutum sergiliyor.

"Yolcu ve Burjuva" çıktı

     

    Ömer Faruk Dönmez “yolcu ve burjuva” ikilemiyle; Doğu ve Batı, eski ve yeni, dindarlık ve laiklik, gelenek ve modernizm gibi kavramsal çatışmalara bir yenisini ekliyor gibi görünse de aslında: Doğulu veya Batılı olmak, dindar veya laik olmak, gelenekçi veya modern olmak, bir iddiadan ve adlandırmadan ibarettir diyerek tüm bu kategorilerin dışında, görmezden gelinemeyecek bir soruyu edebiyat ve düşünce dünyamızın gündemine taşıyor: “Zihnine, kalbine, hayatına bak ve cevap ver: Yolcu musun burjuva mı?”

    Yolcu, bu dünyaya sırnaşmayan ve yerleşmeyen onurlu insandır. Bir insanı onurlu kılacak en önemli bilgiye, yani bu dünyanın fâni olduğu ve herkesin bir gün mutlaka öleceği bilgisine sahiptir ve yaşamını bu gerçeği unutmadan sürdürmeye çalışır. Burjuva ise dibine kadar bu dünyalıdır, menfaate dayalı toplum düzeninde yerleşik ve ölümü asla hatırlamadan yaşayan çıkarcı tipleri temsil eder.

    Yolcu ve Burjuva; ölüm ve tanrı, adalet ve devlet, dünya ve burjuva, yol ve yolcu kavramlarına yoğunlaşarak insanın ontolojik hikâyesine ulaşmaya; hakikat yolcularının asimetrik yürüyüşünü, görüntüye tahvil edilemeyecek bir dil ve üslupla anlatmaya çalışır. Korkularını ve arzularını putlaştıran modern bireyin çıkmazlarını, dijital diktatörlük ve sınırsız özgürlük karşısındaki bocalayışını resmeder. Yüklerden sıyrılmak, fazlalıklardan arınmak, benliğin katmanlarından geçip enfüsî ve âfâkî sahte ilahlardan kurtulmak için parola bellidir: “Ben yolcuyum!”

"Paradigma Sonsuzluk" çıktı

 


Paradigma Sonsuzluk, bir yazarın “merhamet, adalet ve ölçü” ekseninde paradigmasını yeniden inşa edişini gözler önüne seriyor. Bu inşa, Ömer Faruk Dönmez’in yaşadığı Âb-ı Hayat tecrübesiyle yakından ilişkili. Üstadıyla tanıştığı 2013’ten beri telif eser vermeyen yazar, Paradigma Sonsuzluk’ta, fizik, felsefe, din, dil, toplum ve sanat merkezli görüşlerini dile getiriyor. Asimetrik İyiler Topluluğu'nun bir manifestosu olarak okunabilecek eserde, insanın anlam arayışına esaslı bir rota çizme kaygısı var. Âb-ı Hayat’ın özünü teşkil eden düşünceler etrafında, hakikat yolculuğunun merhalelerine işaret ediliyor. Tanrı ile insan arasındaki ilişki cesurca irdelenirken, insanın insanla kurduğu bağ göz ardı edilmiyor.

Otobiyografik parçalar ve kurmacanın imkânlarıyla da zenginleştirilen Paradigma Sonsuzluk’ta, öykülerinde rastladığımız açık ve anlaşılır dilden farklı olarak, yer yer oldukça müphem bir dil çıkıyor karşımıza. Sözcükler, anlamı taşır mı yoksa işaret mi eder? Yazarın dil tercihi, bu sorunun cevabıyla birlikte anlam kazanacaktır.

Farklı disiplinlere dair birçok mesele, ince bir çizgiyle birbirine bağlanırken postmodernizmin izlerini görmek mümkün. Fakat yazar, postmodern edebiyatın yöntemlerini gerçekten kullanıyor mu, yoksa bunun yalnızca parodisini mi yapıyor, buna dikkatli okur karar verecek.

"Âb-ı Hayat III" çıktı



    Ömer Faruk Dönmez'in Üstad'ın sohbetlerinde tuttuğu notlardan meydana gelen Âb-ı Hayat'ın üçüncü cildinin yayımlanmaya hazır halde beklediği biliniyordu. 

    Uzun zaman sonra müjdeli haber geldi ve üçüncü kitap okurla buluştu. 

    Böylece sohbetler dizisi tamamlanmış oldu. 

19 Mayıs 2020 Salı

Akşama Kadar Evden Çıkmadım. Okudum. Düşündüm.

  • "Akşama kadar evden çıkmadım. Okudum. Düşündüm. Kapitalizm benim gibi evde oturan adamı naapsın? Hiç hazzetmez. Evde oturan adama bir şey satamaz çünkü. Bu yüzden de, insanın evde sıkılacağına dair yalanlar üretmiştir: mutluluğu, neşeyi, eğlenceyi ‘evin dışında’ konumlamıştır. Zavallı insan kardeşlerim de bu oyuna gelir, evde canının sıkıldığı yalanına inanır, dışarı çıkar ve kaçınılmaz bir şekilde para harcar. ‘Yemeğe çıkmak, sinemaya gitmek, alışveriş yapmak’ bir mutluluk biçimi olarak sunulur. ‘Evde pineklemek, uyuz uyuz oturmak’ gibi tabirlerle de evcimen hayat küçümsenir. Oysa kapitalizmin bu tezgâhına karşı, müslüman, evinde mutlu olan adamdır. Bu sebeple bayım, biz evimizi bilinçle ve inatla sevmeye devam edeceğiz. Gerçi kapitalizm, televizyon ve internet aracılığıyla, evdeki adamın da cebindeki paraya gözünü dikmiş durumda. Evine kapanan adamı bile rahat bırakmıyorlar. Şeytan dünyayı bu yüzyılda süslediği kadar hiç süsleyememişti. Kitaptan uzak duran, dünyanın süslerine aldanacaktır vesselam."


    1 Şubat 07
    Bir Yobazın Günlüğü 


    11 Şubat 2018 Pazar

    "Bunca yazar işsiz mi kalacak şimdi?"


    Anlayacağın, azizim, İslamî camianın bu entelektüel öncüleri, çok acayiptir, çok. hatırı sayılır bir kısmı kur'an okumayı bile bilmez. bilenlerin hatırı sayılır bir kısmı da, okumaz. biz de onların hatırını saymayalım, di mi ama? namaz kılmayanları vardır, inanabiliyor musun! arapça bilenlerin sayısı kaçtır? geçelim. foucault sarkacı'nı okumuş olmakla övünürler ama mesela mantık'ut tayr'ı tetebbu etmemişlerdir. üstelik bir de sanat tanımı yaparlar ki evlere şenlik! neymiş efendim: sanat 'fayda' için değil 'haz' için yapılırmış. yani? yani sanatta mesaj falan olmazmış, sanat bir davayı anlatmanın aracı değilmiş. ya? sanat, icra edene de, muhataba da 'estetik haz' verirmiş, o kadar. çünkü sanat 'hakikatin' değil 'güzelin' peşindeymiş falan fişman fıstık. o malûm teraneler işte. ulan ne adamsınız be! ilim ve hikmetle beslendiğinde harika ürünler verebilecek sanat gibi bereketli bir toprağı, bu laik yorumlar sayesinde bir güzel kurutup çoraklaştırdılar. ta ki bu bereketli toprağın ağaçlarından hakikat meyveleri yemek kimseye nasib olmasın! vay alçaklar! bunlar mı camiaya rehberlik edecek? sanat dergilerinde postmodern öyküler ve eksantrik şiirler yayımlayan; gazetelerde siyasi, edebi, kültürel metinler yazan; itibarı oldukça düşük fakat tıklayıcısı epeyce yüksek internet sitelerinde dâhiyane yorumlar döktüren; hatta televizyonlarda beyin fırtınası tarzında sıra dışı programlar yapan; kitap sahibi, eser sahibi, titri fevkalâde kalabalık ne de çok yazarımız, şairimiz, düşünürümüz, akademisyenimiz varmış bizim! nasıl da donanımlı birikimli bir aydınlar topluluğu bu böyle tanrım! sana şükranlarımızı sunuyoruz! işte bu muhteşem aydınlar ordusu sayesinde, iki yüz yıldır ezilen, sömürülen, aşağılanan müslümanlar yeniden ayağa kalkacak! yalnız ufak bir sorun var: bu arkadaşların, mensubu oldukları ve akıl hocalığına soyundukları islami camia ile bazı ufak dertleri vardır. örneğin saygıdeğer yazarımız, büyük şehirlerin büyük kitap fuarlarında imza günlerine çağrılmakta, üniversite öğrencileri için düzenlenmiş söyleşilere katılmakta, hatta yurt dışından konferanslar için davet almakta; fakat cami cemaatinden yaşar amcanın dikkatini çekmeyi bir türlü başaramamaktadır, mehmet emmi nezdinde üç kuruşluk bir itibar sahibi olamamaktadır. yani körler sağırlar birbirini ağırlamaktadır. bir gazetenin sanat sayfasında üç satır da olsa kitabından bahsolunması ya da adını yazma cesaretinden mahrum kaçak dövüşçülerin tesis ettikleri sanal sözlüklerde bir eserinden söz edilmesi en büyük hayalidir. kendi kendine gelin güvey olmak deyimi buraya gider mi? gider. kendi çalar kendi oynar? olur olur. (...)

    ben söyleyeyim de, sorumluluk benden gitsin azizim:

    15 Temmuz 2017 Cumartesi

    "Yerdekiler göktekilerin kanununu unutunca karıştı koca dünya"

    “Yerdekiler göktekilerin kanununu unutunca karıştı koca dünya. Hey gidi koca dünya.
    Bazen diyorum ki bizim kafamızı neden böyle ıvır zıvır şeylerle dolduruyorlar? Sonra hemen buluyorum cevabı: Sürekli bunlarla meşgul olan bir genç, şunları düşünemez: Ulan bizi kim yönetiyor, nasıl yönetiyor, sömürülüyor muyuz, emperyalizm nedir, modernizm nedir, çağdaşlaşıyoruz derken yozlaşıyor muyuz vesaire…”
    Ya da şu alıntıyla başlatırsam yazıyı daha kolay mı olur hangi kitaptan bahsettiğimin anlaşılması?
    “Ders çalışadursun Hamza;
    Yerle bir oldu Gazze.
    Test çözmeyi biliriz fakat
    Cihadı öğretmediler bize.”

    Bir yerden hatırladınız değil mi? En az bir kere bir sosyal medya sitesi üzerinden okumuşsunuzdur bu satırları. Benim çok sık rastladığım satırların sahibi Ömer Faruk Dönmez ve düşüncelerini bu kitapta onun aracılığıyla söylediği biricik kahramanı Hamza’yla tanışalım istedim bu sefer, yazarının diliyle söyleyecek olursam “işte karşımızda Hah ha Hamza!”

    “Sorsam. Acaba herkes nereye gidiyor? Nereden biliyorlar nasıl yaşanacağını…

      

    “Sorsam. Acaba herkes nereye gidiyor? Nereden biliyorlar nasıl yaşanacağını… Kimse şaşırmıyor. Tek şaşkın benim anlaşılan. Kimse günün bir saatinde, birdenbire, ne yapması gerektiğini unutuvermiyor. Kimse de şöyle usulca yanıma sokulup, şimdi ne yapacağım, demiyor. Oysa ben… Öyle isterdim ki birine bu soruyu sorabilmeyi: Şimdi ne yapacağım abi, ha?”  

    Hamza

    16 Haziran 2017 Cuma

    Hamza: İçimizden Biri!



    Modern dünyanın göbeğine düşmüş; düşmüşlüğünün farkına varmış, düşünen bir genç Hamza. 21 yaşında üniversite sınavlarına hazırlanan ve 4 kez üniversite sınavından mağlûbiyetle ayrılan Hamza sonraki senesinde İstanbul'da bir üniversiteye kapak atmıştır. Hamza'nın üniversite sınavını 4 sene boyunca kazanamaması onun zekâsına ayna tutmuyor kıymetli okuyucu. Bilâkis Hamza öyle zeki, meselelere öyle vâkıf ki, bizi kendine hayran bıraktırıyor.

    Hamza, dert sahibi. Dertli Hamza'nın sözlerine kulak verdiğinizde belki güleceksiniz; ama en çok düşüneceksiniz.


    Bir Mevzisi Yoksa İnsan Niye Yaşar ki?


    Sıkça sorulan soruları doğru konumlandırmak, yeni sorular doğurma zahmetinden kurtarır bizi. O halde soralım yine hiç sıkılmadan: Hikâye neyin anlatıcılığını yapar? Varlığını nereye yaslar?

    “Ne”, “nasıl”ı belirler. Ne anlatıyorsak öyle anlatırız. Başka bir ifadeyle, niyet eylemi etkiler, muhteva üslubu. Anlatacağımız eğer modern dünyanın sıkışık hayatları ise, ona uygun bir dil geliştirmek mecburiyetindeyiz doğal olarak. Renk, soluktur günümüz hikâyesinde; ses uzaktan uzaktan gelir. Bir mühendis titizliğinde örülmüş bir yalnızlık vardır orada, soğuk ve hesap edilmiş.

    Bir taraftan lügatlere giren kafkaesk kavramı, çağrıştırdığı anlam ve buna uygun bir dil; öbür tarafta tevekkül, iman ve neşe kültüründen kopmayan insanların sürdürdüğü berrak yaşantı.

    "Beni sen mahvettin Sartre"



    "Geçip denizi gören bir kahveye oturduk. Beni sen mahvettin Sartre dedim. Sakin ol bayım dedi; hiç olduğunu fark et. Peki sonra? Sonrası hakkında fikri yokmuş iyi mi. İçimdeki okyanusta dalgalar kabardı. Sartre bana bir pipo armağan etti. Önce almak istemedim ama... Kırmamak için aldım. 

    Fener yine mi mağlup olmuş dedi Sartre. Saçmalama dedim. Bu bizi ilgilendirmez. Kendimi söke söke alacağım bu insanlardan dedim. Sen bilirsin ben karışmam dedi. Zaten hükümetle de arası pek yokmuş. Yıllar sonra Paris'te buluşmak üzere sözleştik. Bildiği bir lokanta varmış, harika yemek yapıyormuş adamlar. El sıkıştık aceleyle. Uçağı kaçırmak üzere olduğunu söyleyerek çayını bile bitirmeden gitti."

    Hep Aynı Hikâye

    10 Haziran 2017 Cumartesi

    “Neye bozdunuz o vakit mubarek orucunuzu" yahut Kast-ı Mahsus Hikâyesi




    15 Ramazan 1428

    Sofraya kuruldular ki mükellef bir sofra idi. Tam yüz kırk dört niyetli mürid oturmuş akşam ezanının okunmasını bekliyordu.

    Şeyh efendi “bismillah” dedi, uzattı elini hurmaya ki henüz vakit tamam değildi. İhvan şöyle bir deprendi yerinde amma edep ya hu. Kimin haddine söylemek. Hurmanın üstüne bir de su içti ki kana kana. Müridler yutkundular kıpırdandılar amma ve lakin mırıldanmadılar bile.  

    “Haydin bismillah” dedi Şeyh efendi, yemeği işaret etti. İhvan besmele çekip davrandılar. Hurmadan. Sudan. Ekmekten. Zeytinden. Karınlarını doyurmaya başladılar. Derken akşam ezanı okundu.

    “Bilir miydiniz akşamın girmediğini” dedi Şeyh.

    “Bilirdik” dediler.

    “Neye bozdunuz mubarek orucunuzu o vakit” dedi Şeyh.  Sükût eylediler.

    Şeyh bir daha sordu: “Neye bozdunuz o vakit mubarek orucunuzu?!”

    Elli yaşında ve dahi otuz beş senelik bir mürid soluğunu aldı içine, “sen bozdun diye bozduk” dedi. Öbürleri kafalarını salladılar.

    Şeyh efendi dedi ki “ben kast-ı mahsusla ve de taammüden ve de bir hikmete binaen orucumu bozdum ve dahi altmış bir gün kefaretim vardır. Sizinse tecdid-i iman eylemeniz gerekir zira masiyette itaat olmaz ve de şeriatsız tarikat olmaz.”

    Bir Yobazın Günlüğü